logo

ATEŞ LÂLESİ’NİN İZDÜŞÜMÜNDE YAŞANMAMIŞ MAZİ

 

ateş lalesi (Copy)

ATEŞ LÂLESİ’NİN İZDÜŞÜMÜNDE YAŞANMAMIŞ MAZİ

Meleğim, senin gözlerindeki ışığı hatırlamama yardımcı ol”

 Hüseyin Bilgiç

Bir eski fotoğrafa işlenmiş hüzn-i tahattürlerini yeniden hatırlamak belki anıların kıyısında oturup sükûtla sohbete benzese gerek. Ne zaman Frezya’ya baksam hep bunu hatırlarım nedense. Yılların bize verdikleri ve bizden alıp götürdükleri bir solgun fotoğrafta eşkâl-i zamanımızı ifşa ediyor her zaman.  O eski şehre ateş lâleleri yağarken tanıdım seni. Yağmurun avuçlarımda bıraktığı iz gibi gölgen yağmurla kucaklaşırken tanıdım seni. Seninle uzun muhabbetlerimiz oldu ama Frezya’daki mutluluk gözyaşların seni anlatıyordu. Eski şehrin yorgun akşamı yine pencerenden sızarken sen mumun titrek alevinde ateş lâleleriyle ruhunu vaftiz ediyordun… Ve dudaklarından şu mısralar dökülüyordu:

Yataktaki kan ve çığlıklar böler bir ananın uykularını

Bir ana duadadır gözyaşlarını tespih kılmış

Çekilir damarlarımdan hercai sözler kar renkli

Kiminin şarkıları yanar mısralarda kiminin gözyaşları

Eski şehrin yağmurlu akşamında pencerene ruhunun aynasını resmeden damlalarda dolunayın pırıltısını aradığını söylemiştin. Bende sana vaftiz edilmemiş kelimeleri dolunayın pırıltısında bulmak zordur demiştim. Bir fotoğrafın arkasında yazılı satırları okurken gözlerindeki ürperti aynalarda kaybolup giden ruhunu anımsatıyordu:

Özüne bak ve ruhun sana gülümser. Sen istemeden derin nefes alırsın ve… Sadece hafif bir nur seni okşar… Soğuk havada kaderin yüzü…’’

Yüzünde yakamoz misali bir görünen bir kaybolan gölgeler bir eski efsanenin okunmayı bekleyen satırlarını andırıyordu. Perilerin gözyaşları ile işlediği ve meleklerin tebessümleri ile resmettiği efsanedeki viran ülkeyi gözyaşlarınla yıkamak istediğini söylediğinde dudaklarında kelimeler sanki intihar etmişti. Yağmurun melodisi ve insanların koşuşturmacaları arasında gözlerindekini ve dudaklarındakini okumaya çalışırken bilincimde insicamsız kelimeler efsanenin satır aralarında çarmıha geriliyordu. Ve bedenim saçlarında geçmiş zaman ile şimdiki zaman arasında tutunmaya çalışıyordu. Sanki aklımdan geçenleri okumuşçasına şöyle dedin: “Gecenin çocuğu sende tutunamayanlardansın. Türkiye’de kimi Batı’ya kaçıyor, kimi Doğu’ya. Sende Turan’a kaçtın. Bu coğrafyanın tarihini anlayamayan insanlar o yüzden geçmişle gelecek arasındaki bağı kuramıyorlar ve o yüzden şimdiki zamanda sadece ‘anı’ yaşıyorlar. Gecenin çocuğu sende tutunamayanlardansın ve Mağcan’ın ‘Peygamber’ şiirindeki mısralarda ya da Merejovski’nin ‘Gecenin Çocukları’ şiirindeki mısralarda yaranı dağlıyorsun.’’ Hani şairin dediği gibi “Bir yüz ki yapılmış dişi kaplanla hüzünden’’ çehrene yansıyan gölgemde mi bir şeyler anlatmıyor diye önce baktım ve sonra şu mısraları fısıldadım:

Sekerek yaşadık daha ne olsun

Öbür çocuklar önden gittiler

Senin kıyametini

Seni düşününce hatırladım

Yırtarak geliyor gözlerin senin

Ne varsa dünyanın kabuğunda

Söylemek istediklerime doğru

Bilmiyorsun

Biz uzak dağların birinden geldik

Gözyaşlarını emdik dünyanın

Yaşamadık ama yaşasak ne olurdu

Bir türlü hayatın ortasında cevapsız kaldık’’         

Eski şehrin gök kubbesine yağmurun çizdiği insicamsız çizgilerle konuşmaya çalışıyorduk. Aklımızla yüreğimiz arasındaki devrik cümlelerden manalı derkenarlar düşmeye çalışıyorduk ama aklımızı ve yüreğimizi devrik cümlelerin gel gitlerinde aynı o fotoğraftaki hüzn-i tahattür gibi yakalamaya çalışıyorduk. Bir lahza tefekkür edip meleğin tebessümünde gözyaşlarımızı yıkayıp mumun titrek alevinde eriyen kelimenin gizemini görseydik, belki o zaman meleğin tebessümünden kurduğumuz o hüzün şehrinin ay ışığında yeniden doğabilirdik Frezya’m.  Eski şehir yağmurun gergefinde Şehrayin saatlerin gizini işlerken kahverengi gözlerinde nevcivan tarihim ateşle vaftiz oluyordu. Ve ruhum dudaklarında eriyorken gül kokulu kitap bir efsaneyi fısıldıyordu Ateş Lâle’m…

Bedenim saçlarında geçmiş zaman ile şimdiki zaman arasında bir eski fotoğrafa işlenmiş Şehrayin saatleri kâğıda işliyordu. Titrek mum alevinde kızıl güllerle ruhunu vaftiz eden bozkır incisi mezar taşlarına dualar okuyan keşişlere inat meleğin tebessümünde günahlarını; perilerin gözyaşlarında sevaplarını fotoğraflarla beraber eşkâl-i vaktin yüreğine gömüyordu. O yüzden okunmayı bekleyen efsane satır aralarına çiğ damlalarından geleceği inşa ediyordu.

Yüzünde yağmur kokulu gölgeler bir görünüp bir kayboluyorken gözlerine baktım Ateş Lâle’m ve şunları fısıldadım: “Gözlerinde Kubbe-i Hadra’nın efsunlu duaları var…’’         

            … Ve Frezya’m gece kokulu saçlarına bulaşmış gün gibi bakıyorsun… Yıldız tozlarıyla yazılmış şiirden gülümsüyor gibisin… Ve Ateş Lâle’m yıldız alacasına batmış sıcak kar tanesi sesinden öperken kıvılcım uğultusu,  bakışının efsunlu mavimsi bulutlarından ellerini uzat ve…

 




 

 

 

Share

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.

Yandex.Metrica