logo

DİYÂR-I AŞK TÜRKİSTAN SOLGUN SAYFANIN RUHUNDA BAŞ VERİRKEN

türkistan (Copy)

DİYÂR-I AŞK TÜRKİSTAN SOLGUN SAYFANIN RUHUNDA BAŞ VERİRKEN…

 

Esrik dolunaylar öperdi çekik gözlerimizden

Gökten firûze yağardı hep yollara düşerdik”

Dilâver CEBECİ

Virgül ile noktanın arasında sıkışıp kalmış “bir cümlenin” anlamından zincirleme isim tamlaması oluşturan bir yazarın kaderi belirtisiz isim tamlamasında takılıp kalmış durumda. Harflerin bir araya gelmesinden kelimeler, kelimelerin bir araya gelmesinden cümleler oluşurken yazar yine gecenin karanlığından sızan mürekkep kokulu o bakıştan ve masumiyetini sakladığı kızıl elbiseden gül kokan bercesteler derlemektedir. Meçhul sevgiliye yazılan mektubun satırlarını yağmurun hışırtısına bırakan yazar; Türkistan bozkırında Gökbörü nefesli rüzgârdan dinlediği nevcivan tarihin ruhundan çiğ misali yağan pıhtılaşmış sözcüklerde özünü dinlendirmeye devam ediyor. Ve sorular soruları doğuruyor. Her soru kendi içinde bir hakikati saklıyor. Yazar karşısında oturan elleri nasır tutmuş, yüzündeki çizgilerin her birinde geçmişin kader dediği anın lâhzaları olan bilgeye sorar: “S.S.C.B. dönemi maskeli balo mu idi?” Bu soru aklında karanlıkta kalmış düşünceleri uyandırıyor birden. Beyninin içinde bir koşuşturmaca başlıyor böylece. Susuyor bilge sadece firûze kubbede damla damla eriyen güneşi seyrediyor. Maskeli balo bilincimizi acıtan sırlarla dolu. İşte yazarın ve bilgenin bilincini acıtan sırlarda aynada bir görünüp bir kaybolan bakışlar gibi. O yüzden yazar hep sırlarını saçlarında saklamaktadır… Yüreğinde ise bıçağın ucunda duran ruhunun kâğıtlarda kan damlası olup eriyecek olan hazanın bas’ü bade’el mevti Türkistan’ı…


Tarihi sadece –mişli geçmiş zamandan ibaret görüp Türkistan’ı “–mış gibi yaparak” anlamlandıran lümpenler tabulaştırdıkları kamplarda amip çoğalmanın hazzında günah çıkara dursunlar, diğer kompradorlar ise şu anda yaşadığı anın geleceğe tesirini “yöneticilik stajı” çerçevesinde değerlendirip “kaş göz diplomasisi” ile şeytan çıkarmakla meşguller.


Baba, oğul ve kutsal ruh adına istavroz duaları eşliğinde inançlarını kutsamayı Türkistan’a hizmet etmenin bir yolu olarak gözümüze sokanların Türkistan’da nasıl ar damarlarını çatlattıklarını iyi bilmekteyiz. “Benim ninem Kazakça konuşurdu yavvvv !!!” sözleri ile kime yalakalık yaptıkları malûm bu güruhun yeri bizim satırlarımızda ancak “vaftiz edilmemiş sözcüklerde” yerini alabilir… Biz iyi biliriz ama sükût ederiz sadece çünkü o yüksek makamlarda oturanların boyunlarındaki vebal bizim boyunlarımızdaki vebalden daha ağırdır. Dolayısıyla onların bizleri “ötekileştirip” daha sonrada beceriksizliklerini, rezilliklerini “sakal ve ceket” kullanılarak örtbas etmeye çalışarak bizim günahımızı alırken niye onların günahlarına ortak olalım ki? Öyle değil mi paranoyak, muhalefet, kadeh Pantürkistleri ve Papaz Türkologları? Biz susuyoruz. Siz ise bizleri “ötekileştirmeye” devam edin…


Anlık ileti ruhunda kendinize yer edinin bakalım. Şartlanmış bireylerden hareketle şartlandırılmış Türkistan ne bizi, ne onları, ne de ötekileri “imanî boyuttan” “rahmanî boyuta” taşıyabilir. Türkistan ve Türkiye bir inanç alanı değildir. İnançların derinliğinde özümüzü bulup, yüzleşeceğimiz jeotarihî alanımız ve kaderimizdir. Tarihi, bir hesaplaşma alanına dönüştürüp “kozmik düşüncelerle” tefekkür edenler ıslak imzanın ıslaklığında bilinçlerimizi yaralama savaşı verip Türk Milletini “kabileci bireylere” değişmektedirler. Bütün bunlar bize “plasebo etkisi” eşliğinde toplumun birilerinin istediği yöne doğru kanalize edildiğini/ edilmek istendiğini düşündürüyor. Türkistan ve Türkiye’nin şu anda yaşadığı ortak duygu histerik gülme krizidir. Onun dışında hiçbir ortak duygusu yoktur. Belki bu satırları okuyanlar kızabilir, sinirlenebilir ama hakikat budur. Önümüze ortak tarih, din kültür, dil gibi bizi birbirimize bağlayan temellerden hareketle bazı misaller vererek itiraz edebilirler. Fakat bize itiraz etmeden evvel şu sorumuza cevap versinler ve daha sonra bize itiraz etsinler: “Ortak tarih, dil, din, kültür ve medeniyet vasıflarımızın hangisinde ortak bir temelden somut bir şeyler inşa edebildik?” Tekrar düşünelim ve öyle karar verelim. Plasebo etkisi Türkiye’de Soğuk Savaş dönemi ile başlatılıp 1980 ile beraber zirve noktasına doğru seyir ederken; Türkistan’da 1990 ile beraber zirve noktasına doğru seyir etmeye başladı. 1990 ile birlikte Nietzsche’nin sözü bir kere daha yüzümüze bir tokat gibi indi: “ Ve Tanrı öldü”…


Virgül ile noktanın arasına sıkışıp kalmış Türkistan yazarın kaleminde mürekkep olup kururken kâğıtta yazar yine devrik bir cümle olarak kalıyor satır aralarında. Ve bilge şunu fısıldıyor: “Sizin kaderiniz Kerbelâ’dan beri baş vermektir, baş almak değil.” Diyâr-ı Aşk Türkistan’da yine nevcivan tarihe mürekkep kokulu o bakış ve kızıl elbise derkenar olup yolbaşçılık ediyor yazara. İnsicamsız cümlelerin içinde tebessüm eden meçhul sevgili yağmurun hışırtısından sözler dinliyor yazarın damla damla erittiği firûze ümitlerden. Ve özüne kızıl bir elbise dikiyor Diyâr-ı Aşk Türkistan’ın nevcivan tarihinden…

 

 

Etiketler: » »
Share

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.

Yandex.Metrica