logo

TTKP: KÜRT İSYANI

ali güngör

Büyük Türk Milleti,

Karşı karşıya olduğumuz sorun sadece bir terör sorunu değil, toplu bir “Kürt İsyanı”na dönüştürülmek üzere kurgulanmış, felsefi temeli ve stratejisi buna göre düzenlenmiş bölücü isyandır.

Vatanın ve milletin parçalanmasını hedef alan bölücü kalkışmanın “silahlı diplomasi vasıtası” olarak kullanılmakta olan “PKK örgütü”, bugün bölük ve tabur çapında nizami birlik yapılanmalarına sahiptir… Operasyon yapacağı bölgelere yaya ya da motorlu olarak askeri gücünü intikal ettirebilmekte, hatta operasyon tamamlandığında Amerikan veya İsrail silahlı kuvvetlerine ait helikopterlerle havadan tahliye edildiği dahi iddia edilmektedir… Profesyonel ölçülerde, seçilmiş hedeflerine baskın düzenleyebilmektedir… Yine profesyonel ölçülerde pusu icra edebilmektedir… Gücünü gösterebildiği bölgelerde, alan hâkimiyeti kurabilmek için kırsal alanda ve yerleşim yerlerinde Türk Ordusu ile uzun süreli çatışmayı göze alabilmektedir… Meskûn mahallerde muharebe eğitimine de sahiptir… Ve bütün bu kabiliyetlerine ilave olarak, arzu ettiği yerlerde ve zamanlarda “terör” tekniklerini de kullanabilmektedir.

Hemen fark edileceği gibi, terör, PKK’nın askeri kabiliyetlerinden sadece biridir ve bu tekniğe yine sadece zaman zaman başvurmaktadır. Hâlbuki Türkiye’de yaşamakta olan hemen hemen herkes karşımızdaki sorunu “terör” adıyla tanımaktadır. Bu durum, karşımızdaki sorunun asıl kimliğini gizlemek, onu antipatik olmaktan kurtarmak ve hatta sempatik göstermek, ona karşı oluşacak toplumsal tepkileri azaltmak ve başarısız olmasını önlemek, gibi amaçlarla düzenlenen bir aldatma operasyonunun hedefine ulaşmış olmasından başka bir şey değildir.

Başta mütareke basını olmak üzere satın alınan bütün işbirlikçiler eliyle oluşturulan psikolojik baskılar sayesinde “terör” tanımlamasına inandırılan kitleler, haliyle, terör fiiline iştirak edenleri de “terörist” olarak görmektedir. Toplum bu noktaya getirildiğinde bir ileri adım daha atılmakta ve devlete karşı silah kullananların aslında “gerilla” olduğu öne sürülmektedir. Biraz da vatanseverlik kokan bu tanımlamayı kabullenmenin tabii sonucu, devlete karşı silah kullananların karşısında daha da yumuşamaktır. Bu ara hedefe de ulaşıldığında, yeni bir ileri adım daha atılmakta ve devlete karşı silah kullananları tarifte “dağdakiler” ifadesi kullanılmaya başlanmaktadır. Bunu hemen ardından, dağdakilerin “sizinkiler” ve “bizimkiler” olduğu işlenerek Güneydoğu Anadolu’nun ve Irak’ın kuzeyindeki dağlarda Türk askerine ve polisine karşı silah kullananlar ile onların karşısındaki Türk güvenlik güçleri “eşitlenmektedir”. Bu durumu kabullenmenin adı “teslimiyet”tir ve toplum bu noktaya getirildiğinde “analar ağlamasın”, “akan kan dursun”, “barış” gibi duygu sömürüsüne dayalı sloganlar ustaca kullanılarak toplumun son direnişleri de berhava edilmektedir.

Bu durum, Doğu ve Batı blokları arasında İkinci Dünya Savaşı sonrasında başlayan Soğuk Harp’in son on yılında Batı Avrupa milletlerinin içine düştükleri -düşürüldükleri- psikozun tıpatıp aynısıdır. 1980–1990 döneminde Batı Avrupalılar nasıl, sırf ulaşmış oldukları refah düzeyini kaybetmemek kaygusuyla kendilerini kendi milli yönetimlerinin veya işgalci Sovyetlerin idare etmesi arasındaki hayatî farkı önemsememe noktasına getirilmişlerse, bugünün Türk toplumu da sırf akan kanın durması uğruna Türkiye Cumhuriyeti’nin bir Türk devleti olmaktan çıkmasını umursamama noktasına getirilmiştir.

Meselenin sadece bir terör ve terör örgütü sorunu olmadığını görebilmek bütün bu toplumsal algılama problemlerini çözecektir. Maalesef ülke yönetiminde bulunanlar ve aydınlarımız bu güne kadar sorunun adını koymakta bile mutabık olamamışlardır. Karşımızdaki sorunun asıl adı, kimilerine göre “29. Kürt isyanı”, kimilerine göre “sayısı belirlenemeyecek kadar çok olan Kürt isyanlarından biri”, kimilerine göre de kısaca “son Kürt İsyanı”dır.

Buna karşılık, hemen hemen hepsinin, menfaat kaybeden ya da yeni menfaatler kazanması engellenen “Kürt Feodalitesi”nin veyahut “Türkiye’yi kontrol etmek isteyen yabancı güçlerin bölgesel Kürt unsurları kullanarak çıkarılan isyanlar oldukları değerlendirmeleri yapılmıştır. Bu sebeple sorunun Kürt isyanı olarak nitelendirilmesinin yanlış olacağından hareketle, sorunun adı olarak “terör” ve “bölücü terör” ifadeleri tercih edilmiştir.

Geldiğimiz noktada maalesef sorunun adının “Kürt Sorunu” olduğu, geçmişteki isyanların her birinin de birer Kürt isyanı olduğu kanaati topluma hâkim kılınmıştır. Genel kanaat böyle oluşturulmuş olsa bile, ne derece Kürt oldukları ve Türk olmadıkları tartışmalı olan “Kürt olarak bilinen nüfusumuzun” tümünü isyancıların safında addetmek doğru bir düşünce olmayacaktır. Öte yandan, PKK’nın siyasi-askeri üst yönetim kademelerinin neredeyse tamamının Kürt asıllı olmadığı da dikkatlerden kaçmamalıdır.

Bölücü PKK örgütünün batılı güçlerle birlikte varmak istediği asıl nokta kendi bölücü isyanını Kürt İsyanı haline dönüştürmektir. Ne yazıktır ki süreç bu doğrultuda işlemekte, işletilmektedir.

Emperyal bir proje içinde topyekûn bir Kürt İsyanını hazırlamak ve başlatmak için “silahlı diplomasi vasıtası” olarak kullanılmakta olan PKK’nın iki temel amacı bulunmaktadır:

• Türkiye’nin siyasi, askeri, ekonomik, sosyal her türlü enerjisini kendi üzerinde hapsederek, arzu edilmeyen ölçüde büyümesini ve kontrol dışına çıkmasını önlemek;

• Türkiye’nin gelecekte bölünmesi planlanmışsa, bunun altyapısını hazırlamak.

Türk kamuoyunun gündemine ilk olarak 15 Ağustos 1984 günü Şemdinli ve Eruh baskınlarıyla giren PKK’ya karşı olan devlet mücadelesi, ilk zamanlarda, tahkim edilmiş garnizon ve karakollardaki nizami birliklerin belirli programlar dahilinde bölgelerinde düzenledikleri antigerilla operasyonları şeklinde yapılmış ve başarı sağlanamamıştır. Müteakiben, Sayın Tansu Çiller’in başbakanlığı döneminde, mücadele tarzı tamamen değiştirilmiş, PKK’nın boy gösterdiği bölgeler tamamen işgal altına girmiş kabul edilerek, TSK Özel Kuvvetleri’nden ve Emniyet’in Özel Harekât Timleri’nden oluşturulan küçük/orta görev grupları eliyle “gerilla teknikleri”nin kullanıldığı operasyonlar yürütülmüş ve PKK’nın hemen hemen tümüyle yok edildiği bir başarı noktasına ulaşılmıştır.

Derken, “esrarengiz bir el” devreye girerek, doğru tekniklerin uygulanmasını durdurmuş ve Çiller öncesi döneme geri dönülmüştür. Bu teknik değişikliği, PKK’nın toparlanmasına yol açmıştır.

Son 1–1,5 yıl zarfında Çiller dönemindekilere benzer doğru tekniklere tekrar geri dönülmüş ve PKK yine yok olma noktasına getirilmiştir. Ancak, o “esrarengiz el” yine devreye girmiş ve bu sefer bir “barış süreci” var edilerek PKK yine yok olmaktan kurtarılmıştır. Bu noktada, PKK’nın neden Türkiye sınırları dışına çıkarılacağı, bir rehabilitasyon sürecine mi sokulacağı, Suriye’de Baas rejimine mi karşı kullanılacağı, muhtemel bir İran operasyonu sırasında mı görev alacağı, meşru bir siyasi parti olarak Türkiye’nin bölünmesinin alt yapısını hazırlamak üzere faaliyet alanını daha da genişleterek devam mı edeceği, yoksa PKK’nın geleceğine ilişkin başka bilinmeyenlerin mi olduğu, hususları ayrı değerlendirmelere muhtaçtır. Ancak, PKK’nın, yok olmanın eşiğine geldiği her zaman, esrarengiz biçimde kurtarılmış olduğu hiç kimsenin, özellikle de Türkiye’yi yönetmekte olanların, dikkatlerinden kaçmamalıdır.

Bugün içine girilen -veya Türkiye Cumhuriyeti’nin içine itildiği- “Barış Süreci”nde yapılan en büyük hata, PKK’nın kendi “bağımsız iradesini” kullanabildiğini varsayarak, Türk devletinin PKK’nın siyasi-askeri organlarıyla müzakereye başlamasının kabul edilmiş olmasıdır. PKK’nın siyasi-askeri liderleri olarak sahnede görünen kişiler, emrinde görev yaptıkları yabancı istihbarat teşkilatları -dolayısıyla, onların bağlı oldukları yabancı devletler- tarafından kendilerine dikte edilenleri, içine girilen sözde “barış süreci” boyunca yürütülen müzakerelerde Türkiye Cumhuriyeti’ne aynen dikte etmektedir.

Gelinen bu noktada, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın -her ne kadar Türklük kavramından hoşnut olmadığını sürekli ihsas etmekte olsa da- çevresindeki birinci istişare halkası içinde bulunan bazı kişilerce yanlış yönlendirildiği -tam kelimesiyle “aldatılmakta olduğu”- düşüncesinin giderek artan bir hızla “Türk” kamuoyuna hâkim olduğunu özellikle ifade etmek isteriz. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı, yakın çevresi içinde kendilerini Türk olarak görmeyenler mevcutsa, bu kişilerin muhtemel “ilginç” bağlantılarını mutlaka araştırmak zorundadır.

Türkiye’nin bugünkü yönetimi, ayrıca, 1984’ten bugüne kadar bu PKK isyanının neden bastırılamadığını ve sivil-asker/seçilmiş-atanmış devlet yetkililerinin ihmal veya kasıt derecelerini de yine mutlaka araştırmak, bu araştırmalarına PKK’nın 1984 öncesinde kurulması ve gelişmesi safhalarını da dâhil etmek zorundadır. Aksi halde, kendisi de yarın soruşturmaya maruz kalacaktır.

ALİ GÜNGÖR

TÜRKİYE TOPLUMCU KARDEŞLİK PARTİSİ

Etiketler:
Share

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.

Yandex.Metrica